Bir zamanlar sarayın avlusunda her gün prensesi uzaktan izleyen bir şovalye vardı. Savaşlarda en önde yürür, kılıcını hiç çekinmeden kaldırırdı ama konu kalbine gelince hep geri dururdu. Onu sevdiğini herkes fark ediyordu, bakışlarından, sessizliğinden, her tehlikede önüne atılmasından belliydi fakat şovalye bunu bir kez olsun dile getirmeye cesaret edemedi. Yanlış anlaşılmaktan korktu, kaybetmekten korktu, bulunduğu yerden olmayı bile düşündü ve susmayı seçti.
Günler geçtikçe sarayda yeni misafirler çoğaldı, yeni yüzler geldi. Prenses gülmeye başladı, konuşmaya başladı, hayata başka pencerelerden bakmaya başladı. Şovalye ise hâlâ aynı köşeden izliyordu; koruyor ama sahip çıkamıyordu. Bir gün kral kızının evleneceğini ilan ettiğinde herkes sevinç içindeydi, sadece bir kişi sessiz kaldı.
Düğün günü geldiğinde prenses beyazlar içinde yürürken şovalye kalabalığın arasından onu izledi. Kılıcı elindeydi ama kalbi paramparçaydı. O an anladı ki yıllarca savaşmaktan korkmamıştı ama sevdiği kadına adım atmaktan korkmuştu.
Bu hikâye bir efsane değil. Bugün de birçok insan sevdiklerini kaybetmiyor aslında, cesaret edemedikleri için teslim ediyor. Çünkü hayatta en ağır pişmanlık, hiç denenmeyen sevgidir.